DOLAR 31,1847 0.12%
EURO 33,7169 -0.29%
ALTIN 2.031,16-0,08
BITCOIN 18425354,76%
Hatay

AÇIK

13:22

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

Suay Karaman

Suay Karaman

25 Aralık 2023 Pazartesi

FUTBOL BU MU?

FUTBOL BU MU?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Suay Karaman

 

Bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de en çok ilgi çeken spor dalı olan ve çok büyük paraların döndüğü futbol, diğer tüm spor dallarının üzerinde yer almaktadır ve aklınıza gelebilecek her şeyi unutturacak düzeydedir. Öyle ki ülkemizin gündeminde çok daha önemli olaylar varken, sürekli futbola takılıp kalıyoruz. Futbol maçlarında artan şiddet olayları herkesin dikkatini çekmektedir.

Belirli medya kuruluşlarının kendini bilmez yorumcuları ile bazı kulüp yöneticilerinin söylemleri, şiddet olaylarını körüklemektedir. Önlem alındığı söylemine karşın hemen hemen tüm futbol karşılaşmalarında şiddet olayları yaşanmaktadır, yenen takım da, yenilen takım da özellikle hakemlerden şikâyetçidir.

11 Aralık Pazartesi akşamı futbol sahalarında hiç olmaması gereken, hakemin dövülmesi olayına tanık olduk. 1-1 berabere sonuçlanan MKE Ankaragücü ile Çaykur Rizespor maçından sonra Ankaragücü Kulübü Başkanı Faruk Koca, FİFA kokartlı hakem Halil Umut Meler’e sahanın içinde yumruk attı. Yumruklu saldırının ardından yere düşen Halil Umut Meler’in yüzüne ve vücuduna da defalarca tekme atıldı.

İnsanlıkla bağdaşmayan bu olayı doğal olarak herkes kınadı, başta Türkiye Futbol Federasyonu yöneticileri olmak üzere devlet yöneticileri, siyasi partiler, demokratik kitle örgütleri, Kulüpler Birliği açıklamalar yaptı, mesajlar gönderdi. Ardından futbol maçlarına bir hafta ara verildi, Ankaragücü kulübü başkanına ve bazı idarecilere ceza verildi.

 

Daha sonra açıklamada bulunan Halil Umut Meler, olayları Ankaragücü teknik direktörü ‘Emre Belözoğlu’nun provoke ettiğini söyledi ve “maç sonunda Emre Belözoğlu’nun elini, kollarını gördüm. O arada rakip teknik direktör İlhan Palut onu tuttu” ifadelerini kullandı. Maçın bitiş düdüğüyle birlikte Emre Belözoğlu’nun kendini kaybettiği görüntüler ekranlara yansıdı. Tepki çeken bu görüntülerde saldırıdan saniyeler önce, hakeme parmağını sallayarak küfürler savurduğu ve sahaya girmesinin İlhan Palut tarafından engellendiği açıkça görülmektedir. Ancak ilgili kişi hakkında herhangi bir işlem yapılmadı. Zaten Fetö terör örgütüne bulaşanlarla ilgili hiçbir yerde, hiçbir zaman işlem yapılmamaktadır.

Bu arada dövülen, yaralanan, öldürülen doktorların ya da diğer meslek çalışanlarının, bir hakem kadar gündemde olmamasını da sorgulamalıyız. Doktoru darp etmek normal, hakemi darp etmek normal olmayan bir ülke durumuna düşürüldük. 2-3 gün önce 12 askerimizin şehit olması bile, bir hakemin dövülmesi kadar gündemde yer almayacaktır. İşte asıl üzerinde durulması gereken budur. Bu eşsiz vatan için görevleri başında, işlerini yaparken askerlerimiz, polislerimiz, öğretmenlerimiz, doktorlarımız,  işçilerimiz öldürüldü. ‘Kanı yerde kalmayacak” söylemleriyle hayat devam etti; düğünler, organizasyonlar, sanat dışı etkinlikler sürdürüldü ve unutulup gitti.

19 Aralık Salı günü İstanbulspor ile Trabzonspor arasında oynanan karşılaşmada, Trabzonspor 2-1 öne geçtiği sırada, İstanbulspor Kulübü Başkanı Ecmel Faik Sarıalioğlu, hakemin ikinci gol öncesinde faul kararı vermemesine tepki olarak karşılaşmanın 73. dakikasında takımını sahadan çekti. İstanbulsporlu bazı futbolcuların uzun süre oyuna devam etme ısrarına karşın kulüp başkanı kararını değiştirmedi ve takımını sahadan çekti.

İstanbulspor Kulübünün sahibi olan Ecmel Faik Sarıalioğlu’nun yaptığı eylem sonucunda İstanbulspor hükmen yenik sayıldı ve 3 puanı silindi. Bu yıl yapılan hatalı transferler ve teknik ekip ile zaten küme düşmesi olası görünen İstanbulspor, böylece ligin dibine iyice demir attı. Spor kulüplerinde ne yazık ki yöneticilik işini bilmeyenler görev başındadır. Takımın sahibi olmak, aklına gelen her istediğini yapmak değildir. Kimileri de yaptığı büyük transferlere karşın, kendi başarısızlıklarını gölgelemek için sürekli hakemleri eleştirmektedir, spordaki dostluğu yok etmektedirler. Bir kulüp başkanının hakemleri hedef alarak “onlara nefes aldırmayın, nerede görürseniz tepki gösterin, AVM’de bile görseniz tepki gösterin” sözü üzerinde hiç durulmaması, olayların bugünlere gelmesinin nedenleri arasındadır.

Yaşanan bu olayların sorumluluğunda Türkiye Futbol Federasyonu yöneticilerinin de büyük payı vardır. Trabzonspor Kulübü Başkanı Ertuğrul Doğan’ın, İstanbulspor maçından sonra “bu futbol federasyonunun gerekli önlemleri alabileceğine inanmıyorum. Buna benzer Türk futbolunda çok olay oldu. Hiç bu dönem olduğu gibi bir dönem hatırlamıyorum” sözleri de önemlidir. Zaten birçok kulübün görüşü bu doğrultudadır. Türkiye Futbol Federasyonu; AKP kurucusu ve iki dönem milletvekilliği yaptı diye yumruk atan kulüp başkanına “Fair Play ödülü” vermişti. Bu ödül, siyasallaşan futbolda şimdi yumruk oldu. Sporun özellikle futbolun tarikatlardan, cemaatlerden temizlenmesi gerekmektedir, aynı temizlik tüm kurumlar için  de geçerli olmalıdır. Futbol tamamen siyasallaştırılmıştır, büyük hakem hatalarıyla bazı kulüpler cezalandırılmaktadır. Ancak ne olursa olsun hakem yumruklamak, sahibi olduğu takımı sahadan çekmek etik olmadığı gibi, futbolun güzelliğine de gölge düşürmektedir.

Aslında bütün yaşanan olaylar belki de 29 Aralık 2023 Cuma günü Suudi Arabistan’da oynanacak olan 2023 Süper Kupa karşılaşmasını gölgelemeye yönelik olabilir. Galatasaray ile Fenerbahçe arasında oynanacak süper kupa karşılaşmasının Suudi Arabistan’da oynanması için girişimde bulunan Türkiye Futbol Federasyonu, ne yerlidir, ne de millidir. Olaylara sırf para açısından yaklaşmak, spor etiğiyle bağdaştırılamaz. Birçok spor seyircisinin karşı çıkmasına karşın, Galatasaray ve Fenerbahçe yönetimlerinin ‘istemem, yan cebime koy’ türündeki çekingen çıkışları da gözlerden kaçmamaktadır. Statlarındaki seyircilerin hep bir ağızdan laik cumhuriyet ve Atatürk söylemleri, kulüp yöneticileri tarafından önemsenmemektedir; çünkü önemli olan paradır ve hepsi borç batağına batırılmışlardır. 2023 Süper Kupa karşılaşması Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. yılında Türkiye Cumhuriyeti toprakları içinde oynanmıyor da, çağdışı bir devlette oynanıyorsa, bu oyuna alet olanların hepsinin vatanseverliğinden kuşku duyulmalıdır.

Ülkemizin büyük sorunları bulunmaktadır; başta eğitim olmak üzere, terör ve ekonomik sorunlar alıp başını gitmektedir. Bunun yanında futbol sahalarında yaşananlar da görmezden gelinemez. Kulüplerimizin mafyalaşan başkanlarından başlamak üzere, teknik ekipler, futbolcular, Türkiye Futbol Federasyonu yöneticileri, hatta siyasi parti yöneticileri, siyasi iktidar gerçek bir değişim içine girmelidir. Aydınlık, çağdaşlık ve huzur için bu gereklidir. Dilerim 2024 yılı ülkemize ve dünyaya barış, sağlık, mutluluk, sevgi getirir.

Devamını Oku

VAHDETTİN

VAHDETTİN
0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

Suay Karaman

 

Dağlarında çiçekler açan güzel İzmir’in kurtuluşunun 100. yılında 9 Eylül 2022 tarihinde İzmir Anakent Belediye Başkanı Tunç Soyer konuşma yapmıştı. Eşsiz liderimiz Atatürk’ten alıntılar alarak yaptığı konuşmasında Tunç Soyer “100 yıl önceydi. Bu toprakları yönetenler, gaflet, dalâlet ve hatta hıyanet içindeydi. Sadece, saraylarındaki saltanatı korumak için bütün bir milleti ateşe attılar. İnsanlık onurumuzu, bağımsızlık tutkumuzu ve yaşam hakkımızı ayaklar altına aldılar, teslim oldular. Ve bir sabah emperyalist ülkeler kirli emelleriyle güzelim şehrimizi işgal etti” demişti.

 

Yapılan bu konuşmadan 14 ay sonra İçişleri Bakanlığı, Tunç Soyer hakkında ‘Osmanlı Devleti’ne ve son padişah Vahdettin’e hakaret ettiği, halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etmek’’ suçlamasıyla soruşturma başlattı.

 

Bu soruşturmanın hedefi ne Tunç Soyer’dir, ne de CHP’dir; açıkça hedef Mustafa Kemal Atatürk’tür. Atatürk’e laf edemeyenler, etrafta dolanıp durmaktadır. Zaten bu zihniyet Atatürk için “Ergenekon’un bir numarası” bile demişti.

 

Büyük Millet Meclisi’nin 25 Eylül 1920 tarihindeki gizli oturumunda Mustafa Kemal Paşa şunları söylemiştir: “Padişah ve halife makamını işgal eden kişi haindir. Düşmanların vatan ve millet aleyhine kullandıkları bir maşadır.” Büyük Millet Meclisi tutanaklarında yer alan bu konuşma, tarihin gerçek olaylarını belgelere dayanarak ortaya koymaktadır. Vahdettin’in hain olduğunu açıklayan Mustafa Kemal için soruşturma açabilecekler mi? Cesaretleri var mı, güçleri yeter mi?

 

30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Mütarekesini imzalayan, ülkesini işgal edenlerle işbirliği yapan, 17 Kasım 1922 tarihinde İngilizlerin Malaya savaş gemisiyle kaçan Vahdettin ve takımının işi, Ulusal Kurtuluş Savaşı’yla bitirilmiştir. Tarih Vahdettin’in hainliğini tescil etmiştir. Vahdettin’i aklamak isteyenler olmuştur ama boşunadır. Tıpkı 15 Temmuz 2005 tarihinde Zaman Gazetesine demeç veren Bülent Ecevit’in, “Vahdettin hain değildi” sözleri gibi.

 

Siyasi iktidar 14 ay sonra Tunç Soyer’e açtığı soruşturma ile bir taşla iki kuş vurmak istemektedir. İzmirlilerin hizmetlerinden memnun olmadıkları Tunç Soyer’in tekrar aday yapılması durumunda, CHP’nin oy yitimine uğrayacağı bellidir. İşini bilen, hakkını veren, parti ideolojisini özümseyen başka bir aday ile CHP’nin İzmir’i tekrar alacağı açıktır. İşte siyasi iktidar İzmir’i almak için Tunç Soyer’e açılan soruşturma ile mağdur yaratarak, Soyer’in tekrar aday yapılmasını düşünmektedir. Yani İzmir’de Tunç Soyer tekrar aday olursa, AKP, kendilerinin şansı olduğu beklentisi içindedir; ama bu beklenti düşten öteye gidemez.

 

Tunç Soyer’in yönetimindeki İzmir Anakent Belediyesi hakkında özellikle kutlamalara getirilen sanatçılara ödenen büyük paralar, 2022 yılında bir otele yüklü konaklama bedelleri ödenmesi, Buca tüneli inşaatının beş yıldır bitirilememesi, yapılacak metroların neden bitirilemediği,  “Süt Kuzusu” projesini eşine verip, çocuklara süt gönderilmemesi gibi konular dururken, gülünç ve dayanaksız bir şekilde soruşturma açmak mantıksızdır.

 

Sürekli olarak algı yönetimini başarılı bir şekilde yürüten siyasi iktidarın bu oyununa CHP’nin yeni yönetiminin dur demesinin zamanı gelmiştir. Bunun için yerel seçimlerde gerek belediye başkanları, gerekse belediye meclis üyelerinde liyakate önem verilmesi, toplumun güvendiği kişilerin ve CHP ilkelerini özümseyenlerin aday yapılması çok önemlidir. Atatürk’ümüzü, ülkemizi, kentlerimizi ve geleceğimizi korumak için başka şansımız kalmamıştır.

Devamını Oku

TUZAK

TUZAK
0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

Suay Karaman

 

Avukat Şerafettin Can Atalay, Soma ve Ermenek maden kazaları, Adana öğrenci yurdu yangını, Çorlu tren kazası, Hendek havai fişek fabrikası gibi olaylarda avukatlık yaptı. Gezi Parkı’na AVM yapılması girişimine karşı kurulan Taksim Dayanışması’nın avukatlığını yürüttü. Gezi Davası’nda sanık olarak davaya dahil edilerek, “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla yargılandı ve 18 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Aldığı ceza Yargıtay tarafından da onandı.

 

Avukat Can Atalay, 14 Mayıs 2023 tarihinde yapılan genel seçimde Türkiye İşçi Partisi’nden Hatay milletvekili seçildi. Milletvekili seçildikten sonra tahliye istemine yönelik başvurusu Yargıtay 3. Ceza Dairesi tarafından oy birliğiyle reddedildi. Bu karara yapılan itiraz da Yargıtay 4. Ceza Dairesi tarafından oy çokluğuyla reddedildi. Bunun üzerine Can Atalay Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Anayasa Mahkemesi 25 Ekim 2023 tarihinde “seçilme ve siyasi faaliyette bulunma” ve “kişi hürriyeti ve güvenliği” haklarının ihlal edildiğine karar verdi.

 

Bunun üzerine İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, Yargıtay 3. Ceza Dairesi’ne Anayasa Mahkemesi’nin ihlal kararını değerlendirmek üzere dosyayı iletti. 8 Kasım 2023 tarihinde Anayasa Mahkemesi’nin ihlal kararını değerlendiren Yargıtay 3. Ceza Dairesi; Can Atalay hakkında kesinleşmiş hüküm verdiğini, Can Atalay’ın milletvekilliğinin kesin olarak düşürüldüğünü, Anayasa Mahkemesi’nin kesinleşmiş bir hükümden dolayı inceleme yaparak yetkisini aştığını ve Anayasayı ihlal ettiğini gerekçe göstererek Can Atalay’ın hapis cezasının onanmasına ve Can Atalay hakkında ihlal kararı veren Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunmasına karar verdi.

 

Anayasa Mahkemesi kararları idareyi, bütün kurumların gerçek ve tüzel kişileri, mahkemeleri bağlar, esas itibarıyla hukukun bu anlamda uygulandığı yerlerde, mahkemelerde de anayasa kararlarına uyulması da hukukun bir gereğidir. Hukuk güvenliği, hukukun üstünlüğü anlamında olması gereken Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmasıdır. Mahkemelerin kararları eleştirilebilir ancak uygulanıp uygulanmamasını tartışmaya açmak, anayasayı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk devleti niteliğini tartışmaya açmak anlamına gelir.

 

Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin yargıçları, kesinlikle Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının bağlayıcılığını bilmektedirler. Buna karşın böyle bir karar veriyorlarsa, yükseklerden emir ve destek aldıkları bellidir. Buradaki amaç, devlet yönetiminde çatışma çıkartarak, yeni anayasa yapımını gündeme oturtmaktır. Zaten siyasi iktidarın isteği yeni bir anayasa yaparak, iktidarlarını iyice pekiştirmek, içlerine sinmeyen özellikle anayasanın ilk dört maddesi ile bunları destekleyen diğer hükümleri ortadan kaldırmaktır. Yani sürekli sivil darbe yaparak, ülkeyi karanlığa itmektir. Bu konuda muhalefetten de destek alacaklarını düşünmektedirler.

 

Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi’nin yapay olarak karşı karşıya getirilmesinin özellikle tasarlandığı bellidir. Anayasa değişikliği tartışmaları bu olaydan önce başladı, bu olayla birlikte daha etkin duruma getirilecektir. AKP genel başkanı Almanya dönüşünde gazetecilere anayasanın değiştirilmesi gerektiğini söyledi ve “mevcutta 50+1 mecburiyeti partileri yanlış yollara sevk ediyor. Kimin eli, kimin cebinde belli değil. Yok altılı, yok on altılı masa. Bundan sonra kim bilir daha neler çıkar? Ama oy sayısı itibarıyla ‘en fazla oyu alan aday seçilir’ denildiği zaman seçim hızlıca tamamlanır” ifadelerini kullandı. Şimdi salt çoğunluğu (50+1) şart koşan anayasanın 101. maddesinin de değiştirilmesi isteniyor. Bu maddenin ikinci fıkrasında “Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir” hükmü var. Gerçi son seçimde bu hüküm uygulanmadığı gibi, muhalefet bile tepki vermedi, sessiz kaldı. Zaten siyasilerin anayasayı taktığı da yok. Anayasa değişikliği AKP genel başkanının ölene dek iktidarda kalmasını ve tek adam yönetimini daha da sıkı bir şeklide yürütmesi için planlanmaktadır. Anayasa değişikliğiyle Türkiye’nin sorunlarının çözülemeyeceği gibi, çok daha ağırlaşacaktır.

 

Anayasa, sadece TBMM’nin konusu değildir, büyük bir uzlaşı zemininde tartışılması gereken bir konudur. Ancak siyasi iktidarın cumhuriyetin temel niteliklerine ilişkin duruşu, laiklikle ilgili söylemleri, hukuk dışı tutum ve davranışları göz önüne alındığında, yapılacak yeni anayasanın ülkemizi yok etmeyi amaçladığı görülecektir. Toplumsal uzlaşı sözleşmesi olan anayasa, hukuku yok edenlerle, cumhuriyetin nitelikleriyle uyuşmayanlarla yapılamaz. Laik ve demokratik cumhuriyetimizin üzerine çökme hesabı yapan siyasi iktidarın oyununa gelinmemelidir; bu bir tuzaktır. Bu yüzden olayları büyük ölçekte değerlendirip, gerçeğe uyan doğru çözümlerin üretilmesi gerekir.

Devamını Oku

100. YILIMIZ

100. YILIMIZ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

Suay Karaman

 

Ülkemizin aydınlanma devrimi olan kimsesizlerin kimsesi Cumhuriyetimizin 100. Yılını kutluyoruz. 10 Kasım 1938 tarihinden beri cumhuriyet rejiminin altı oyulmaktadır. Bu nedenle 100. yıl kutlamamız 10. yıl ve 50. yıldaki resmi kutlamalarının coşkusuna benzememektedir.

 

1923 yılında kurulan genç Türkiye Devleti, halkın büyük çoğunluğu fakir ve eğitimsiz, sanayi kuruluşları yok denecek kadar az, sermaye birikiminden yoksun, geri kalmış bir ülke konumundaydı. Bunların yanında Osmanlı İmparatorluğundan devraldığı “Düyun-u Umumiye” borçlarını da ödemek zorundaydı.

 

29 Ekim 1923 tarihinde ilan edilen Cumhuriyet ile Türkiye Cumhuriyeti’nin yönü aydınlığa doğru, çağdaşlaşmaya doğru çevrilmiştir. Cumhuriyetle birlikte, ülkemizi geri bırakan hilafet ve saltanat kaldırılmış, sömürge ekonomisi bırakılmış, tam bağımsızlık kazanılmış; halk egemenliği, laiklik, çağdaş toplumsal yaşam biçimi benimsenmiştir. Yapılan büyük devrimlerin ve yeniliklerin yanında ulusal bütünlüğün ve ulusal bağımsızlığın temel koşullarının güçlü ekonomi ile ekonomik bağımsızlık olduğunun bilincine varan Kemalist yönetim, plan ve programını buna göre yapmış ve uygulamaya koymuştur.

 

Dünyadaki ilk demokratik kalkınma planları; 1931 yılında Türkiye’de uygulamaya konulan ekonomik reform hareketleridir. Bu kalkınma planları eldeki kıt kaynaklarla halkın ihtiyaçlarının en iyi biçimde karşılanmasına yönelik hazırlanmıştır. Atatürk’ün fiilen ekonomiyi yönlendirdiği dönemde gerçekleştirdiği somut ekonomik girişimler, on beş yıl gibi kısa bir zamanda büyük bir kalkınma hamlesine girişildiğini kanıtlamaktadır. Atatürk zamanında fiyatlarda artış oranı %1-3 seviyesinde iken, bazı fiyatlarda ucuzlama görülmüştür. Türk parası, yabancı paralar karşısında değer yitirmemiş, aksine bazılarına karşı değer kazanmıştır. 1923 yılında kişi başına düşen ulusal gelir sadece 45 dolar iken, 1940’lı yılların ilk yarısında 400 dolara yaklaşmıştır. Gelir ve giderin eşit olduğu denk bütçe gerçekleştirilerek, gerekli yatırımlara ödenek ayrılmıştır.

 

1933 yılında fabrika sayısı 2.500’lere ulaşmıştır. Üretimi olmayan demir-çelik, çimento, kâğıt ve cam kendi ülkemizde üretilmeye başlanmıştır. 1923 yılında şeker üretimi yokken, 1940 yılında 90.000 ton şeker üretilmiştir. 1929-1939 yılları arasında bütün dünyada sanayi üretimi %19 artarken, genç Türkiye Cumhuriyeti’nde %96 artmıştır. Dünyada ortalama kalkınma hızı %4-5 seviyesindeyken, Türkiye’de %10 olmuştur. Tarım üretimi ortalama %7 artmıştır.

 

1923 yılında %5 olan okuma yazma oranı, 1940 yılında %25 olmuştur. 1920’li yılların başında ortaçağ karanlığında yaşayan bir toplum, bugün 21. yüzyılın aydınlığına diğer İslam ülkelerinin hepsinden çok daha fazla ulaşmıştır.

 

Atatürk zamanında yapılan tüm bu işler, kolay başarılmamıştı. Planlanan hedeflere ulaşmak için; sınırsız yurt sevgisi, inanç ve özverinin yanı sıra, bilinçli, kararlı, örgütlü ve devrimci bir tavır sergilenmiştir. 10. Yıl Marşı’ndaki “Çıktık açık alınla, on yılda her savaştan” sözünün içi sosyal, toplumsal devrimlerin yanı sıra kalkınma planlarıyla, sanayi planlarıyla, şeker fabrikalarıyla, basma fabrikalarıyla, uçak fabrikalarıyla, demiryollarıyla, Sümerbank’la, Etibank’la doludur. 50. Yıl Marşı’ndaki “Müjdeler var yurdumun toprağına, taşına” sözü ile gelecek aydınlık günlerin umudu anlatılıyordu.

 

Ancak bugün Atatürk’ün ve laik cumhuriyetimizin değerini bilmeyenler tarafından yönetilen ülkemiz, gerek siyasi, gerek ekonomik, gerekse eğitimsel alanda büyük sorunlarla boğuşmaktadır. Siyasi iktidar ülkemizin büyük sorunlarına eğilmek yerine, laik cumhuriyetimizi şeriat ile yönetmek eğilimindedir. Büyük kurtarıcımız Atatürk’e yapılan hakaretler, saldırılar saltanatın ve hilafetin geri getirilmesi amacındadır.

 

28 Ekim Cumartesi günü Cumhuriyetimizin yüzüncü kuruluş gününün öncesinde ‘Büyük Filistin Mitingi’ yapmaya karar veren siyasi iktidar, Filistin’de yaşanan trajediyi öne sürerek, Cumhuriyetimizin 100. Yıl kutlamalarına sınır getirdi, resmi törenler ertelendi. Aslında dinci bir iktidarın ulusal bayramlarımızı kutlaması da sadece görüntüden ibarettir. Bu kafayla kutlasalar ne olur, kutlamasalar ne olur? Diyanet İşleri Başkanlığı Atatürk’ün adını ansa ne olur, anmasa ne olur?

 

Günlerdir çok uluslu şirketler, bankalar ve benzeri kuruluşlar yüzüncü yıl kutlaması adı altında kendi reklamlarını yapmaktadırlar. Atatürk’e ve Cumhuriyetimize övgüler birbirini kovalamaktadır. Ülkemiz bugünkü duruma getirilirken hiç ses çıkarmayanların, tepki vermeyenlerin, açık ya da gizli siyasi iktidara destek olanların yüzüncü yıl mesajları timsah gözyaşlarıdır. Bu düzenden çıkar elde edenlerin hiç birinin cumhuriyet kutlaması içten değildir. Bunlara aldanırsak, cumhuriyetimize yapılan ihanete ortak oluruz.

 

Bugün Cumhuriyetimizin 100. Yılını görkemli bir şekilde resmi törenlerle kutlayamadığımız için üzgünüz, öfkeliyiz.  Ancak bugüne kadar ulusal bayramlarımız yasaklanırken ne yaptık? Sahte oyla rejim değiştirilirken ne tepki verdik? Laik cumhuriyetimize ve Atatürk’ümüze saldırılırken, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne kumpaslar kurulurken, eğitim dincileştirilirken, dindar ve kindar nesil yetiştirilirken, hukuk ayaklar altına alınırken bizler ne yaptık? Bölücü ve dinci terör örgütleriyle görüşülürken sessiz kalmadık mı? İktidarıyla, muhalefetiyle ülkemiz parçalara bölünürken, futbol takımı tutar gibi siyasileri alkışlamadık mı? Şimdiye kadar hiçbir söyleme, eyleme doğru dürüst tepki vermedik, dur demedik. Laik Cumhuriyetimizin başına çorap örüleceğini bile bile sustuk, korktuk ve cumhuriyetimize, ülkemize sahip çıkamadık; hepimiz suçluyuz. Çünkü “kimsesizlerin kimsesi Cumhuriyet”, kimsesiz kalmış ve biz bunun farkına varamadık.

 

Cumhuriyetimizin yüzüncü yılını yok sayan siyasi iktidar, ‘Türkiye Yüzyılı’ diye uydurdukları ne olduğu belli olmayan olguyla toplumu uyutmaktadır. Ancak 29 Ekim günü özellikle Anıtkabir’de, Dolmabahçe’de ve diğer kentlerdeki etkinliklerde buluşan halkın coşkusu umut vericiydi. Cumhuriyetimizin 100. yılını unutturmaya çalıştılar ama kentlerimiz bayraklarla donatıldı; her geçen gün daha yoğun katılımla kutlanan ulusal bayramlarımız gelecek günlerin aydınlık olacağının müjdesiyken, siyasi iktidarın da korkulu rüyası olmaktadır.

 

Cumhuriyetimizin 100. Yılı sadece müzik gösteriyle, balolarla kutlanmamalıdır. Atatürk nasıl bir ülke devralmış, on beş yılda neler yapmış; nasıl toplu iğne, kibrit çöpü üretemeyen bir ülke 15 yıl sonra uçak fabrikası kurmuş, demir-çelik fabrikası kurmuş? İşte yüzüncü yılda bunların anlatıldığı söyleşiler, sempozyumlar, bilimsel etkinlikler düzenlenmeli, kitap haline getirilerek gelecek kuşaklara iletilmeliydi. Kültür Bakanlığı öncülüğünde ulusal 100. Yıl Marşı yarışması açılmalıydı. Topluma Atatürk’ü, laik cumhuriyeti, devrimleri anlatmazsak, bu karanlıktan çıkamayız. Bu yüzden Atatürk’ümüzü okumalıyız, okutmalıyız ve topluma öğretmeliyiz. Ulusal kahramanımız eşsiz Atatürk’ten aldığımız güçle, örgütlü mücadele yaparak ülkemizi çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkaracağımıza inanmalıyız. “Ne mutlu Türküm diyene” diyerek, nice aydınlık yüz yıllara…

Devamını Oku

ATATÜRK’ÜN KOLTUĞU

ATATÜRK’ÜN KOLTUĞU
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Suay Karaman –

 

Eşsiz liderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün: “Benim iki büyük eserim vardır, bunlardan birincisi Türkiye Cumhuriyeti, diğeri de onun güvencesi olan Cumhuriyet Halk Partisi’dir” sözü bizler için çok değerli ve önemlidir. 9 Eylül 1923 yılında kurulan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), 100 yaşını kutlamaktadır.

 

100 yıl içinde birçok genel başkan ve parti yöneticileri gelip, geçmiştir. Açıkçası CHP, Atatürk’ün ölümünden sonra eski başarısını gösterememiştir. Kemalist ilke ve devrimlerden, Altı Ok’tan uzaklaşan CHP yöneticileri, inandırıcılıklarını ve güvenirliklerini yitirmeye başlamıştır. Ancak son genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu yönetimindeki CHP, savrulmuş, değişmiş, ilkelerinden uzaklaşmış ve sağa yanaşmıştır. Kemal Kılıçdaroğlu’nun dediği gibi ‘1930’ların CHP’si değildir’ ve ‘yeni CHP’ haline getirilmiştir.

 

“Laiklik tehlikede değildir” söylemiyle çıktığı yolda, laikliğin yok edilmesine destek olan bir genel başkan vardır. Laikliği ağzına almazken, tarikatlardan rahatsızlık duymayan Kılıçdaroğlu, sürekli AKP tabanıyla, dincilerle helalleşme peşindedir. Yurtsever subaylarımız FETÖ kumpaslarıyla hapse atılırken tepki göstermeyen Kılıçdaroğlu, FETÖ’ye yapılan operasyonlarda öne çıkarak itiraz etmiştir. Böyle bir genel başkan Atatürk’ün koltuğunda oturmamalıdır.

 

Yolsuzlukların üzerine giden dürüst genel başkan imajıyla televizyonlarda parlatılarak, toplum önünde destek kazandırılan Kılıçdaroğlu, Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı’nın (TESEV) kurucu üyesidir. TESEV, ABD’nin uluslararası para oyuncusu ve dünyadaki turuncu devrimlerin mimarı George Soros tarafından Türkiye’de siyasi kamuoyu oluşturma birimlerindendir. Böyle bir genel başkan Atatürk’ün koltuğunda oturmamalıdır.

 

12 Eylül 2010 tarihindeki halk oylamasında oy kullanamayan, 13 yıldır girdiği tüm seçimleri yitiren, Ekmeleddin gibi bir hilafet artığına “tıpış tıpış oy” isteyen, sahte oylarla rejim değiştirilen 16 Nisan 2017 tarihindeki halk oylamasına tepkisiz kalan ve AKP’nin iktidarda kalmasına gizli destek veren bir genel başkan Atatürk’ün koltuğunda oturmamalıdır.

 

Mayıs seçimlerinde oyları bindelerle ölçülen AKP ve FETÖ artıklarıyla, bölücülerle, yetmez ama evet diyenlerle birlikte olup seçimi yitiren ama verdiği röportajda ulusalcıları suçlayan bir genel başkan Atatürk’ün koltuğunda oturmamalıdır.

 

Danışman krizleriyle büyük gaflara neden olan, Hasan Cengiz adındaki kaçak saray için çalışan birinin isteğiyle danışman atayan, milletvekili seçen bir genel başkan Atatürk’ün koltuğunda oturmamalıdır. Hele Hasan Cengiz ile 100 milyon dolarlık bir hesap, CHP’nin yok edilme planıdır.

 

Bütün bunlar göz önüne alındığında Kılıçdaroğlu için büyük çoğunluk “başarısız bir siyasetçi” der ama işin aslı öyle değildir. Kılıçdaroğlu, aldığı görevleri harfi harfine yerine getiren bir başarı projesidir aslında. Parti tabanını sürekli bölmüş, enerjisini çalmış, özgüvenini yok etmiş, moralini yıkmış, umutlarını kırmıştır. Atatürk’ün tescilli düşmanlarına partide her zaman kritik görevler vermiş, partinin öz çocuklarını eriterek, siyasi iktidarın hayat sigortası olmuştur.

 

Bütün bu olumsuzluklara karşın yıllardır Kılıçdaroğlu’nu destekleyen, cumhurbaşkanlığı adaylığını çılgınca alkışlayan, CHP yönetimini ve Kılıçdaroğlu’nu eleştiren herkesi “Atatürk düşmanı, vatan haini, ak trol” ilan eden birçok insan var ülkemizde. Hepsi bu kötü gidişin hazırlayıcılarındandır ve bu projenin aymaz destekçileridir.

 

Şimdi gerçekler ortaya çıkınca belki hatalarını anlarlar ama halen bazıları gerçekleri yalanlama ve inkâr etme derdindedir. AKP’nin bunca yıldır iktidarını koruyabilmesi, kendi başarısından değil, muhalefetin başarısızlığından kaynaklanmaktadır. Devrimcilik bırakılınca diğer beş okun keskinliği zaten yok olup gider. Hem Atatürkçü, hem Seyid Rıza’cı olunmaz. Hainlerle işbirliği yapanlardan, destek verenlerden ulusalcı olmaz, Atatürkçü olmaz.

 

CHP’nin ideolojik olarak değişime gereksinimi vardır. Yoksa aynı görüşteki kişilerin genel başkan olmasıyla sorun düzelmez, daha da büyür. Atatürk’ün partisini, yeniden Atatürkçü parti yapmak için çalışmalıyız. Kemalist ilke ve devrimlere sahip çıkan, Altı Ok’u benimseyen, tam bağımsız ve emperyalizm karşıtlığında güçlü kadrolarla bütünleşen bir CHP, en kısa sürede iktidar alternatifi olacaktır.

 

Bütün bu olumsuz şartlara karşın proje olarak CHP’ye genel başkan yapılan Kılıçdaroğlu, Kemalistler için bir fırsattır. Çünkü CHP’nin tabanındaki ulusalcılar her geçen gün güçlenmektedir ve Kılıçdaroğlu ile yönetimini devirip yeniden Kemalist bir çizgiye gelmek istemektedir. Eğer CHP içinde bu başarılamazsa, o zaman parti dışında kalan Kemalist oluşumlar için büyük bir alan açılacağı da göz ardı edilemez.

 

İşte “9 Eylül Kemalist Platformu” da, Kemalist ilke ve devrimlere, Altı Ok’a sahip çıkmak amacıyla, 9 Eylül Cumartesi günü İzmir’de ilk büyük toplantısını yoğun bir katılımla yapmıştır.

Tam bağımsızlıkçı, antiemperyalist, milli birlik ve beraberliği savunan, ulusalcı, geleceğin bilimle inşa edilebileceğine inanan aydınlanmacı bütün yurtseverlerin ve Kemalistlerin katıldığı toplantı başarılı bir şekilde gerçekleşmiş ve sonuç bildirisi açıklanmıştır.

 

Atatürk’ün koltuğunun değeri çok büyüktür. O koltuğa oturmak için devrimci, ulusal bir ruh gerekir. Soros’tan beslenen ruhsuzlara, emperyalist projelere meze olanlara, o koltuk yakışmaz. Ülkemizin kurtuluşu için Atatürk’ün koltuğuna, Atatürk’ün yolundan gidenlerin, ilke ve devrimlerini özümseyenlerin oturması gerekmektedir. İç ve dış güçler ne yaparsa yapsın, ülkemizden Atatürk’ün adını da, izini de silemezler. Atatürk Türkiye’dir, Türkiye Atatürk’tür; bu gerçeği herkesin bilmesi ve aklından çıkarmaması gerekir.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.