DOLAR 31,1876 0.13%
EURO 33,7246 -0.27%
ALTIN 2.030,76-0,10
BITCOIN 18471454,83%
Hatay

AÇIK

13:22

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

Bedri Baykam

Bedri Baykam

26 Ocak 2024 Cuma

“ARAŞTIRMACI GAZETECİLİK” EFSANESİ AYDINLATMAYA DEVAM EDİYOR              

“ARAŞTIRMACI GAZETECİLİK” EFSANESİ AYDINLATMAYA DEVAM EDİYOR              
0

BEĞENDİM

ABONE OL
BEDRİ BAYKAM​​
24 Ocak Pazar günü, her pazar sabah olduğu gibi halı saha futbol oynamaya gitmiştim. Spor sonrası arkadaşlarla çay sohbet derken eve dönüşüm öğle civarıydı. İstanbul’da güneşli bir kış günüydü. Evde biraz tembellik yaptıktan sonra televizyonda kanal ararken haber önüme altyazılardan düştü: “Uğur Mumcu Ankara’da bombalı suikast sonucu öldürüldü.”
Evde acı acı çığlık atmaya başladı annem ve babam; müstakbel eşim Sibel dehşet içinde salona koştu… Kafamı duvarlara vurmak istiyorum… Sanki bir kabustan uyanmaya çalışıyorum. Haberler ve görüntüler artmaya başladı sorumsuz bir anlayış içinde… Cinayet mahallinin kapıları adeta herkese açıldı, bütün deliller olay yerinde yok ediliyordu… Gözlerimize inanmadık… Hemen öğleden sonra Sibel ile Cumhuriyet Gazetesi’nin Babıali’deki eski efsanevi merkezine koştuk.
1987’de Türkiye’ye döndüğümden beri, yobazlığın en sinsi ve açık şekillerde hücrelerimize adım adım yayıldığını ilk gören kişilerden biriydim. Ne yazık ki, o günlerde insanlar 12 Eylül döneminin bozuk düzeninden, ANAP iktidarından nasiplenme peşinde koşuyorlardı. İkazlarım gerek insanların gerek çevremin gerek siyasilerin bir kulağından girip diğerinden çıkıyordu. Maalesef tehlikeyi göremeyenler arasında en başta SHP geliyordu. Ne rahmetli Erdal İnönü ne de onun genel sekreteri Deniz Baykal durumun farkındaydılar. Gerçekleri görebilen çok az sayıda insanla sık sık buluşmaya başladık. Özellikle, Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden, Atatürkçü Düşünce Derneği’ni kurmakta olan Prof. Muammer Aksoy, Hürriyet Gazetesi baş yazarı Oktay Ekşi, ÇYDD’yi kuran Prof. Aysel Ekşi ve Prof. Türkan Saylan, Prof. Necla Arat, Mustafa Kemal Derneği yöneticileri benim hayatımda artık sanatçı dostlarımdan neredeyse daha sık görüştüğüm yol arkadaşlarım haline geldiler. Şimdilerde sevgili büyüğüm Yekta Güngör Özden’le sürekli haberleşmeye devam ediyoruz.
İşte o yıllarda, bizim Atatürkçü grubumuzun sürekli hedefleri ve faaliyetleri vardı ve kimsenin önem vermediği veya görmediği yobaz sızmaları duyurmaya çalışıyorduk. Özellikle bunların en tehlikelisi olan 163. maddenin, 141. ve 142. ile beraber kaldırılma riskiydi. Yeni kuşak dostlarımızın birçoğu bilmez; 141. ve 142. Türk Ceza Kanunu’nda komünizm propagandası yapma yasa ile ilgili ceza maddeleriydi. Mesela bu yasalar nedeniyle bir kahvede otururken sakin bir şekilde önündeki boş bir kağıda Rus bayrağı çizen bir genç şayet yan masadan bir ihbar gelirse karga tulumba karakola götürülebiliyordu. 163. madde ise, dincilik ve şeriat propagandasını yasaklayan ilgili ceza maddesiydi. Sovyetler Birliği, Berlin Duvarı’nın çöküşünden sonra hızla dağılmış ve komünist fikirleri ihraç etme senaryosu kapanmıştı. Halbuki Türkiye Cumhuriyeti laik, demokrat, özgürlükçü siyasi rejimi ve yaşam tarzı ile Orta Doğu’nun din devletleri için büyük bir kötü örnek sayılıyordu. Dolayısıyla başta İran’dakiler olmak üzere birçok yobaz terör örgütü için laik Türkiye savunucuları doğrudan hedef sayılıyordu. Zaten İran’da anti-laik teröristlerin eğitildiği, artık olağan gazete haberleri arasındaydı!
BİRBİRİ PEŞİ SIRA CİNAYETLER…
Alçak katiller aramızdan ilk Muammer Aksoy’u çekip aldılar. 31 Ocak 1990’da evinin girişinde hainlerle karşılaştığında o saldırının nereden geldiğini çok iyi biliyordu. Öldürülmeden belki 4-5 gün önce Ankara’da kendisiyle yaptığım konuşmada o haftaki makalemi kutladıktan sonra “Bedri’ciğim dikkatli yaz, biliyorsun bu adamların niyeti kötü” demiş, ben de kendisine “Sevgili Muammer Bey bizler yazmazsak kim yazar? Biz doğruları söylemeye mecburuz” dediğimde “Sen de haklısın Bedri’ciğim, haklısın yaz, devam et” demişti. Aklıma o konuşma geldi… Maalesef Aksoy’un ardından hızla diğer cinayetler geldi, aynı alçak merkezden düğmeye basıldığı çok açık olan… Aynı yıl 7 Mart’ta Çetin Emeç, 4 Eylül’de Turan Dursun, 6 Ekim’de Bahriye Üçok sırayla yine kahpe suikastlerle aramızdan alındılar.
2014’te onanan “Umut Davası”nda, temyiz incelemesini yapan Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi mahkûmiyet kararını verdi. 1988-1999 yılları arasında gerçekleştirilen ve aralarında Aksoy, Mumcu, Üçok ve Kışlalı’nın da bulunduğu suikastleri, aynı zamanda 1990-1994 yılları arasında aralarında Çetin Emeç ve Turan Dursun cinayetinin de olduğu saldırıları gerçekleştiren Tevhid-Selam Kudüs Ordusu’nun ve İslami Hareket Örgütü’nün, silahlı terör örgütü nitelikleri Yargıtay tarafından 2002 yılında kabul edilmişti. Sanıkların, Kudüs Ordusu ve SAVAK lağvedildikten sonra kurulan İran Gizli Servisi SAVAMA ile bağlantıya geçerek askeri eğitim aldığı ortaya çıktı. Şaşırdık mı? Tabii ki hayır! İpuçlarının, azmettiriciler noktasında nerelere doğru tırmandığını varın siz düşünün!
Araştırmacı-gazeteci Uğur Mumcu bugün bir efsane. Yeni kuşak için, adını duydukları bir abide, örnek bir gazeteci, demokrasi şehidi. Ayrı kentlerde yaşamamıza rağmen her an temasta kaldığım ve haftada en az üç kere gidişat üzerine istişare yaptığımız mütevazı bir örnek, harika bir “bilen” dosttu. Onun esprileri, cesareti, Türkçe’yi hem okunur hem anlaşılır hem de edebi üslupla kullanabilme meziyetleri paha biçilmezdi. Bugün “araştırmacı gazetecilik” dendiğinde akla gelen ilk isim olan Mumcu, günümüzün genç gazetecilerine örnek olmaya ve ışık tutmaya devam ediyor… Ankara’da değerli eşi Güldal Mumcu’nun yönettiği UM:AG (Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı), genç gazeteci adaylarına meslek kapılarını en güzel şekilde açan çok önemli bir kurum. Mumcu, ölümsüzlüğü en derinden kanıtlanmış isimlerden biri bu coğrafyada…
Mumcu yaşasaydı neler olurdu, bunu hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğiz. Türkiye’nin her yerinden yurtsever ve her önemli mevkiinde görevli Cumhuriyetçi, Atatürkçü vatanperverler ona güvenerek büyük bir bilgi akışı sağlarlardı. Bunlar ayrı bir makale veya kitap konusu… Ama mesela size şu kadarını söyleyebilirim, hasbelkader bugünkü ortama ışınlansaydı, herhalde sözde muhalefetin yine bir bölünme yarışında olduğunu gördüğünde isyan eder ve “Siz geçmişten hiç mi ders almazsınız, hepiniz mi intihar peşinde koşuyorsunuz?” diye kalemini oynatırdı.
Onu gerçekten çok arıyoruz. Öte yandan, Barış Terkoğlu, Barış Pehlivanlı, Murat Ağırel gibi birçok genç gazetecinin onun değerleri ve cesaretiyle gazetecilik mesleğinin yüz akı olarak görevlerine korkusuzca devam etmeleri, Mumcu örneğinin ve mayasının Türkiye’de tuttuğunun kanıtı, en büyük kanıtıdır.
Devamını Oku

ŞANSSIZ ÜLKE

ŞANSSIZ ÜLKE
0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

Bedri Baykam​      

 

Bir ülke tanıyorum. Şanssız, çok şanssız bir ülke. Her yol ayrımında yanlış zarlar atmış, uydurma provokasyonlarla hem kardeş hem din kavgasına düşmüş, ayaklarına çelik halatlar bağlanmış, siyasal partileri koltuk kavgasıyla bölünmüş, iktidar hırsıyla ülkenin temellerinin sarsılmasına göz yummuş…

 

Bir ülke tanıyorum, en kritik yıllarda aydınların tüm yalvarmalarına rağmen küçük partilere bölünüp herkesin sıfatlar peşinde koştuğu trajikomik bir dünya yüzünden iktidarı dincilere bırakmayı göze almış.

 

Bir ülke tanıyorum, hem yasalar hem anayasa bugün artık keyfi olarak uygulanıyor, ya da uygulanmıyor! Sözde suçu işleyenin kim olduğuna ve şikayet edene bakarak kararlar alınıyor. Kimi şahıslar, ülkenin kurucusuna bile sövebiliyor;kimilerinin ise ses tonundan veya bir kelimesinden imalar çıkartılarak siyasi hayatı tehdit altına sokulabiliyor.

 

Bir ülke tanıyorum, kamuya açık yerlerde hak-hukuk-adaletveya hatta sadece ekmek için bağıranın geleceğinin riske girdiği, ama kanunen yasak olan propaganda sloganları atanıpolislerin ve savcıların görmezden geldiği!

 

Bir ülke tanıyorum, adım adım oralara nasıl geldiğini de çok iyi biliyorum…

 

Bir ülke tanıyorum, her bölgeden insanımızın birbirine âşıkolup aile kurduğunu unutup, fitne merkezlerinin dolduruşuyla sözde farklı ırkların, mezheplerin birbirine girip kan dökmesini 40 yıldır çaresiz gözlerle izlemek durumunda kalan…

 

Bir ülke tanıyorum, güya en demokratik, en solcu, insan haklarına en saygılı yazar ve gazetecilerinin “ırka göre toprak dağıtımı” konusunda her koldan toplumu dolduruşa getirdiği ve bu mantığı-vicdanı olmayan konuyu çıkmaz sokağa taşıdığı…

 

Bir ülke tanıyorum, kimi sözde aydınlarının teröre terör demeyi göze alamadıkları, Avrupalılara karşı “şirin aydın”görünebilmek için bölücülüğü ve iç savaşı devrimcilikle karıştırdıkları ve bundan kendi aralarında gurur duydukları…

 

Bir ülke tanıyorum, sözde aydınlarının ülkenin bayrağını “sağcılar çok kullanıyor” diye bayraktan ve vatan sevgisindenuzak durmayı solculukla karıştırdıkları…

 

Bir ülke tanıyorum, 45 yıl önceki ideolojik çatışmaları sürekli canlı tutmaya ya da en azından hiçbir zaman unutmamaya yemin etmiş…

 

Bir ülkeyi tanıyorum, sözde “aydıncıkları”, orduyu küçümsemeyi veya ona demokratik gerekçelerle saldırmayı yaşam tarzı haline getirmiş. Avrupa’ya “uyumlu” görünmek için tarikatların ordunun içine sızarak dejenere ve pasifizeetmesini keyifle izlemiş, ülkede “ılımlı dincilerin” iktidara gelişinin, özgürlüklere tavan yaptıracağına ve böylece “ordu vesayetinden” kurtularak artık demokratik bir büyük denizdeyaşayacağımıza inanmışlar… dı! Acaba şimdi neler düşünüyorlar? Ömrümde o ülkede günah çıkarma yazısı kaleme alanı görmedim ki!

 

Bir ülke tanıyorum, kurucusunun yolundan çıktığı için enerjisinin ve mali gücünün yarısından çoğunu yobazlığa ve terör ile savaşa harcamış… Bu heba edilen milyarlarca dolarla Avrupa’yı her açıdan sollama şansını yok etmiş. O dev finans gücüyle oluşabilecek yüzlerce hastane, üniversite, müze, TÜBİTAK temsil merkezi bu kırk yılda doğamadan öldü…

 

 

O ülkeyi çok iyi tanıyorum. Rantçıların, yolsuzluk peşinde koşanların, bölücülerin, yobazların, çıkarcı siyasetçilerinyarım asırdır uğraşmasına rağmen hala yok olmamış, hala güzel, hala heyecanlarını yaşıyor, hala sanatçıları ile gurur duyuyor, hala insanları o mavi gözlere bakarak hem ağlıyor hem mutlu oluyor hem umut dolu yarınlara inanmaya devam ediyor.

 

Gençlere “Bu ülke artık öldü, kaçın gidin” diyenlere inanmayın. Unutmayın, kurucusu bu ülkeyi en başta gençliğine emanet etti… Hem de sonsuz daha zor şartlarda!

Devamını Oku

YEREL SEÇİMLER, KADINLAR, “GENÇ” ADAYLAR VE YILMAZ BÜYÜKERŞEN    

YEREL SEÇİMLER, KADINLAR, “GENÇ” ADAYLAR VE YILMAZ BÜYÜKERŞEN    
0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

BEDRİ BAYKAM ​​
Üç aydan kısa bir süre sonra, yine hayati bir seçime gireceğiz. Bana diyeceksiniz ki, “Hangi seçime girersek girelim hepsine hayati diyoruz, nasıl inanalım?” Doğru, bunu hep diyoruz ama inanın siz de biliyorsunuz ki hiçbiri yanlış değil. Evet, geçen Mayıs ayında çok ağır bir seçim yenilgisi yaşadık, ama ondan önceki yerel seçimlerde büyükşehirlerdeki zaferimiz son derece önemliydi. Bugün ülkenin genel gidişatı ve psikolojisi açısından bu yerel seçimler, en az genel seçimler kadar önemli. Şu an size Akşener’in raydan çıkmasından ve karşı tarafa çalışır hale gelmesinden söz etmeyeceğim. “Nasıl adaylar seçebiliriz”le başlayıp, aslında bu yazıda zaten çok iyi bildiğiniz bazı temel kavramları hatırlatmakla yetineceğim.
Sosyal demokrat siyasetin içinde olanlar, Cumhuriyet Gazetesi’ni ve CHP’yi takip edenler, Demokratik Dijital Devrim Tüzüğü’nü kaleme aldığımı ve 20 yıldır aralıksız şekilde ısrarla örgütte, kurultaylarda ve kongrelerde savunduğumu bilirler. Tek paragrafta hatırlatacak olursam, özgürlükçü, kapsayıcı ve toplumu kucaklayıcı hedefler içeren ve bunu hayata geçirecek Parti’ye, başarıdan başka hiçbir şey getirme şansı olmayan bu “felsefi-siyasi yaklaşım” birkaç temel veri üzerine şekilleniyor.
Bunların birincisi, Ankara’daki bir genel merkezde masanın etrafında oturan insanların, halkın duyarlılıklarını hiçe sayarak Çemişkezek’te veya Divriği’de veya Tercan’da, İskilip’te kimlerin belediyelere aday olacağını seçmeye kalkışan ve kendini bir çeşit siyasi peygamber yerine koyan lider tipolojisinden uzaklaşmak, onun yerine her coğrafyada gerçek anlamda halkın sevgisini, saygısını, beğenisini, emek vererek kazanmış; kim olduğu, nereden geldiği belli, “doğal” bölgesel liderlere yönelmek… Yalnız belediye başkanlarını değil, milletvekillerini, il ve ilçe başkanlarını da bu sistemle, o yörede oturan tüm üyelerin seçimleriyle saptamalı ve Parti Meclisi ile Cumhurbaşkanı adayı da yurt çapında tüm üyelerin katkılarıyla tespit edilmeli.
İkinci konu ise maalesef ülkemizde siyasetin “yaşça olgun ve erkek” merkezliliğinden kurtulamayışı. Biraz rakam konuşalım: Cumhuriyetimizin 100 yılı boyunca 19 yerel seçim yapılmış. 32.000 küsur belediye başkanı seçilmiş ve bunlar arasında sadece 150 kadın varmış! Bundan daha anti-Atatürkçü, daha anti-demokrat, daha erkek egemen, daha gayri medeni bir istatistik düşünebiliyor musunuz?
ATILAN NUTUKLAR VE ACI GERÇEKLER
Maalesef siyasilerimiz arasında neler konuşulduğunu, hangi nutukların atıldığını, tartışma programlarında hangi cümlelerin sarf edildiğini gördüyseniz/duyduysanız, maalesef politikacıların söylemleriyle eylemleri arasında hangi devasa uçurumların olduğuna şahitlik etmişsinizdir. Onları dinlediğimizde, dünyanın en demokrat, kadına en saygılı, en eşitlikçi insanları ile karşı karşıya olduğunuzu düşünüp kendilerini kutlamak, sağ duyularına hayran olmak, “beyinlerini okşamak” ve onlara sarılmak istersiniz. Onlar da bu iltifatları yalnız bakışlarınızdan bile alıyor olmanın mutluluğuyla coştukça coşarlar, “Kadınların yeri parlamento” derler, “belediye başkanları kadın olmalı” derler, “bu Parti’yi kadın kollarımız kurtaracak” derler… Sonra ne olur biliyor musunuz? Seçim arifesinde adayların açıklanmaya başladığı günlerde -şu aksi tesadüfe bakın ki- isimlerin ezici çoğunluğu 45 yaş üstü erkeklerden seçilmiştir. Kadınlara yine seçilemeyecekleri noktalar “göstermelik” olarak verilmiştir. Sonuç ise yine bildiğiniz gibi olur: Binlerce noktada seçilen kadın sayısı %2 veya %3! Yıllardır CHP’nin kadın belediye başkanı sayısı “10” rakamını geçememiştir. AKP veya diğer partilerin ne durumda olduğu, doğruyu söyleyeyim beni ikincil derecede ilgilendiriyor. Çünkü onlardan zaten böyle bir beklentim de yok. Ama yemin ediyorum, CHP’de siyaset yapan insanların da bu egoist, “ben/erkek merkezci” tavırlardan bir türlü uzaklaşamamaları, beni büyük hayal kırıklığına uğratıyor, sizler ne düşünüyorsunuz bilmiyorum…
CHP’YE BAZI ÖNERİLER, ÖRNEKLER
CHP Parti Meclisi’ne, kurultayda desteklediğim genç ve dinamik Genel başkan Özgür Özel’e, bütün CHP örgütüne sesleniyorum. CHP şu anda Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu ile Türkiye’de yükselen bir siyasi dalgaya binmiş durumda… İmamoğlu’nun evvelki günkü demeci “Arkamda kimin konuştuğuna bakmam, önümde kıracağım rekorlara bakarak koşmaya devam edeceğim” sözlerindeki özgüven gerçekten umut verici! Gelin çıtayı daha yükseğe taşıyın. Türkiye’yi şaşırtın, örgütü şaşırtın, hatta kendinizi şaşırtın! En azından 2019’dan çok daha fazla sayıda kadınımızı ve 35 yaş ekseninde gencimizi seçilecek yerlerden aday gösterin. Ben yerinizde olsaydım, Tüzük Kurultayı’nı yapıp “demokratik dijital devrimi” gerçekleştirip, bütün bu aday belirleme sorumluluğunu örgüte verirdim. Bunu henüz CHP’nin hayata geçiremediğini düşünürsek, en azından gerçek eğilim yoklamalarının yapılmasını öneririm. Belki an itibariyle tüm üyelerle ön seçim yapmaya organizasyonel açıdan vaktiniz yok. Ama en azından samimi olarak gerçek bir eğilim yoklaması yapabilirsiniz.
Hadi diyelim onu da yapamadınız veya yapmadınız, yine bütün adayları kendiniz belirlemek istiyorsunuz. Ne siz ne ben ne de bir başkası, bir partinin kadroları için, “her yerde” en iyi adayın kim olacağını bilemez, saptayamaz. Ancak şunu ısrarla tekrarlamam lazım: Gelin bizi şaşırtın. Kadınları öne çıkarın. Ben, nerelerde yeni isimler aranıyor, kim yeniden hangi ilçede yarışacak veya yarışmayacak, tabii ki bilmiyorum. Ama en yakınımdan bazı örnekler verebilirim: Mesela Sarıyer’de Ayşe Ünlü çok çalışkan bir mimar ve halk katmanlarıyla diyalog yürütmeyi çok iyi bilen değerli bir isim. Değerlendirilmesi büyük kazanç getirebilir. Beşiktaş’ta Canan Sezenler, bütün Parti’nin ve sanatçıların yakından tanıdığı bir inşaat mühendisi olarak çalışkanlığı ve saha tecrübesi ile başarı getirecek bir kadın aday olarak öne çıkabilir. Kütahya’da İl eski Başkanı Ruhsen Kumdalı, yıllardır biriktirdiği tecrübeleri, Parti geçmişi ve güvenilirliği ile -CHP adına zaten çok zor, adeta imkânsız gibi görünen bir kentimizde, sonuç ne olursa olsun- kadınların sesini Atatürk’ün Partisi adına onca mahalleye ve ilçeye yayabilir, altyapı anlamında geleceğin taşlarını döşemiş olur.
Keza Beşiktaş’ta kadın adaya yönelinmezse, Nasuh Mahruki tüm Türkiye’nin güvendiği “AKUT lideri” olarak hafızalara kazanmış bir halk kahramanı. Onu değerlendirmek Parti’ye büyük bir ivme kazandırabilir. Diyeceksiniz ki, “Beşiktaş zaten sonsuza kadar CHP’nin”, olabilir. Ama Mahruki’nin CHP’den aday olması ve gücü, CHP’nin İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni İmamoğlu’na tekrar kazandırması yönünde de olumlu etki, hatta toprak kayması yaratır. Aynı şekilde şayet bir görev değişikliğine gidilecekse, Çankaya’da Ömer Faruk Eminağaoğlu’nun CHP’den siyasete girip başkanlığı kazanması, yıllardır dürüst ve güvenilir bir hukuk insanı olarak güçlü bir ismin Parti’ye ivme kazandırmasını sağlar. Ben hangi belediye başkanları devam edecek veya etmeyecek bunları bilmeden, yalnız aday örneği olarak dile getiriyorum. “Profili uygun adaylar olarak” kendilerini öne çıkartmak istiyorum. Belki CHP yöneticilerinin aklında bambaşka isimler var. Ama burada “adını zikrettiğim profilleri de unutmayın, bizi şaşırtın” diyorum. Evet lütfen Türkiye’yi şaşırtın!
BÜYÜKERŞEN YERİNE GENEL SEKRETERİ
Bazı kişiler anlatılmaz yaşanır! Eskişehir, yıllardır Yılmaz Büyükerşen efsanesinin bütün güzel izdüşümlerini yaşıyor. Büyükerşen’in bu aydın üniversite şehrine yaşattığı dönüşümler, 25 yıldır Anadolu’nun incisi olan bu kentte yarattığı mucizeler, artık tarih kitaplarının parçası. Büyükerşen’in Eskişehir’le arasında kurduğu müthiş yaratıcı bağlar, açtığı müzeler, işler hale getirdiği tiyatrolar, gençlerin büyük desteğini alan yaşam tarzı önerileri, saymakla bitmeyen eğitim ve sağlık hizmetlerine destekleri, her biri ayrı bir alkışı ve övgüyü hak ediyor. Aldığı sayısız ödüller, Eskişehir’i dünyanın en güvenilir ve yaşanılabilir kentlerinden biri halinde zirveye taşıması, Birleşmiş Milletler tarafından desteklenen “Uluslararası Yaşanabilir Topluluklar Ödülleri”nden birine layık görülmesi, her biri ayrı ayrı bu başarıyı taçlandıran büyük zirveler.
Ben ne beklerim? Ya da açık konuşalım Türkiye ne bekler? Yılmaz Büyükerşen “Ben artık dinlenip kitap yazmak istiyorum” diyene kadar, bu müstesna insanın Eskişehir ile olan ilişkisinin büyük bir özenle korunmasını, adaylığının yenilenmesini, ona en büyük desteğin verilmesinin yanı sıra, Parti’nin başarı yüzü olarak Türkiye çapında kullanılmasını…
Şu ana kadar CHP, Eskişehir’de Büyükerşen’in adaylığını açıklamadı. Parti hala herhangi bir şüphe taşıyorsa, bir ön seçim veya eğilim yoklaması yapılabilir. Duyduğuma göre Eskişehirliler zaten %80 oranında Büyükerşen’e destek veriyormuş, ama aynı Eskişehirliler bir yandan da büyük oranda “değişime de açıklarmış”! Şayet gerçekten böyle bir bilgi var ise ve bu genel merkezin aklını karıştırmışsa, size ben tercüme edeyim: Eskişehirliler tabii ki son tahlilde tercihlerini Büyükerşen’den yana kullanırlar. Sözünü ettikleri “değişim” de kişinin değişmesi değildir, olsa olsa bugüne kadar Büyükerşen’den gördükleri ve Parti’den genel olarak görmek istedikleri gibi, daha da iyisini, daha da devrimcisini, daha da güzelini talep ettiklerini söylemek istiyorlar, hepsi budur! Şayet bugünkü Parti içi iktidar, “Kurultay’da Kılıçlardaroğlu’nu desteklediği için” Büyükerşen’i kenara almak istiyorsa, bunu düşünmek bile istemiyorum. Çünkü Özgür Özel böyle bir Genel Başkan değil. Olamaz. Haklı olarak Kılıçdaroğlu’nun “Ben arkadan hançerlendim” sözlerini kabul etmeyen ve en uygar şekilde eleştiren Özgür Özel, kesinlikle böyle bir yorum getirmez, getiremez! Parti içinde herkes her yere aday olabilir, herkes herkesi destekleyebilir. Bunun hesaplaşması olmaz.
CHP, kadınlara ve gençlere ne kadar önem vermeliyse, kendi hinterlandının büyük değerlerine de aynı şekilde sahip çıkmalı… Büyükerşen’in bir an önce Parti’nin adayları arasında açıklanması, yurt çapında CHP’ye yine çok olumlu bir güven duygusu içeren bir rüzgâr getirir.

 

Devamını Oku

GERİDE BIRAKTIĞIMIZ YILIN BİLANÇOSU

GERİDE BIRAKTIĞIMIZ YILIN BİLANÇOSU
0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

Bedri Baykam​​ 

Cumhuriyetin 100. yılı da elimizden kayıp gitmek üzere!Bakalım 2023’ü “neleriyle” hatırlayacağız? Size bir yılın total özetini çıkarmaktan söz etmiyorum. Bir çırpıda gözümüzün önünden geçenlere bakıyorum…

Yılın ikinci ayında, ülkemizin özellikle güney ve güneydoğusunu korkunç bir felaket yerine çeviren depremin yarattığı acılar tabii ki hala sarılamadı. Türkiye tek yürek olurken bir yandan ihmaller dizisinin bilançosu çıkarıldı, bir yandan küçücük çocuklar kumbaralarını boşaltarak dayanışmaya tertemiz yüreklerini açtılar… Kimi kansızlar da yapmadıkları yardımın reklamını TV’lerde hava atmak için kullanıp ortadan kayboldular!

Siyasette tabii ki büyük umutlarla girdiğimiz 100. yılınbaharında yaşadığımız seçim mağlubiyetleri hepimizde acı bir tat bıraktı. Ama artık içselleştirdiğimiz yöntemlerle, moralimiz ne kadar bozulsa da yola devam etmekten başka seçeneğimizolmadığını çok iyi biliyoruz. Öte yandan CHP Genel Başkanlığı’nda nihayet onca çabamızdan sonra demokratik yöntemlerle bir devir teslim yaşayabilmiş olmamız ve Özgür Özel döneminin başlaması, sosyal demokrat kitleler açısındançok hayati ve yerinde bir gelişme oldu. Şimdi de ufukta Mart 2024 seçimleri belirdi, bize yeni umutlar taşıyarak…

Tabii o umutların üstüne anında limon sıkanlar, yüzümüzün ekşimesine yol açanlar da olmadı değil! Meral Akşener, gerçek demokratların gözünde ve aklında, artık çoktan çevirdikleri eski bir sayfayı temsil ediyor. Ama ne yapabiliriz ki? Elimizdeki “Türkiye malzemesi” bu…

Hukuk kavramı üzerinden seneyi gözden geçirdiğimizde, hapishanelerimizin adalet önünde kırmızı alarm sinyalleri verdiğini ve ulusal/uluslararası kanunlar karşısında büyük bir uyumsuzluk ve zaaf gösterdiğini çok iyi biliyoruz. Osman Kavala, Can Atalay, Gezi tutsaklarımızın (yani Tayfun Kahraman, Mine Özerden, Çiğdem Mater Utku’nun) maruz kaldığı haksızlıklar silsilesi, vicdanlarımızın durmaksızın sızlayan tarafı… Anayasa Mahkemesi’nin son gerekçeli kararı ve sert açıklaması, bunun gibi bazı keyfi, ciddiyetsiz, hukuk tanımaz uygulamaların, ataması Erdoğantarafından yapılan AYM üyelerinin bile artık canlarına tak dedirttiğini gösteriyor. Bu bakiye üzerinden bakınca, 2024 adalet anlamında yeni bir dönemin başlangıcı olsun, ne diyelim?

2022’den miras Ukrayna savaşı yetmedi, bir de Gazze katliamı gündemimize gelip yerleşti. Alışmıyoruz,alışmayacağız; sakın bu gaflete düşmeyin! Savaş vahşettir,başka hiçbir şey değildir! Ancak kendi topraklarınıza saldıranlara karşı yürüttüğünüz savunma, “sathı müdafaa”saygıdeğerdir, bütün diğer savaşlar ucuna bahane tutuşturulmuş alçaklıklardır. Irkçılar, emperyalistler, despot liderler, her biri savaş fitili ateşlemek için bir gerekçe uydururlar. Onlar nedeniyle binlerce, on binlerce insan ölür, sakat kalır, yüz binlerce, milyonlarca insan mağdur olur.

Bütün bunlar Türkiye’de, bir de halkın ekonomik olarak ezildiği, iflas etmiş bilançolar önünde yaşanır. Evine ekmek götüremeyenler, çocuğuna çikolata alamayanlar, okula veya üniversiteye giden çocuklarının en basit kırtasiye masrafları altında bile ezilenler, ev sahibiyle mahkemelik olanlar, ekranlara bakıp “Bari üstümüze bombalar düşmüyor duvarlar yıkılmıyor da, canlı kalabiliyoruz, buna da şükür” derler, neredeyse hallerine sevinerek…

Sokağa baktığımızda, ne yazık ki kanıksadığımız günlük şiddet sahneleri, yolda/trafikte birbirlerini boğazlayanlar, bıçaklayanlar… Onun dışında evleri kan gölüne çeviren kadın cinayetleri, aile ve mafya hesaplaşmaları, o da yetmiyormuş gibi resmen açık açık kalkışma peşine düşmüş halleriyle utanmadan ortalıkta cirit atan, “Hilafet isterük! Şeriat isterük!”diye dolanan yobazlar!

Ayrıca yayından kaldırılan diziler, hapse atılan gazeteciler, erişim yasağı getirilen web siteleri, sosyal medya kanalları, aplikasyonlar, yetişkin içerikler, mahkeme kararlarına rağmen özgürlüğünden mahrum bırakılan insanlarımız…

İşte bir çırpıda yaşananları hatırladığımda aklımın oltasına takılanlar bunlar…

PEKİ YA KİŞİSEL BİLANÇOLARIMIZ?

Bunlar dışında hepimiz yine her yıl kendi bilançolarımızı çıkarıyoruz; kendi heyecanlarımız, kendi hayal kırıklıklarımız, kendi hedeflerimiz, kendi kayıplarımız… Her birimiz için ayrıdır bunlar, her birimiz geçmiş yılın muhasebesini çıkarıp önümüzdeki yıllara umut dolu hedefler koyarak başlarız!

Bakın özetle ben neler yaşadım: İnsanın yaşam hedeflerinin, en yakınları tarafından bile anlaşılmasının bazen çok zor olduğunu öğrendim. Her birimiz gibi benim de daha kaç nefesim kaldığını bilmediğim bir dünyada, kendime koyduğum her hedefe ulaşamayacağımı gerçekçi bir şekilde anlamak, beni hem üzdü hem de belki bana ulvi bir dinginlik getirdi… Toplumun değişik katmanlarının hızlı akan kendi sosyal ve ekonomik yapılarında eşitlik, dürüstlük, tarihe saygı, geçmişe vefa gibi kavram ve değerler üzerinden değil yalnız en hızlı, en oportünist ve güncel çıkar ilişkileri ile yola devam ettiklerini, tekrar irkilerek gördüm. Ne yazık ki ülkenin geleceğinde karanlık bulutlar arttıkça, kimi en yakın dostlarımın bile ülkeden ayrılmayı bir alternatif olarak değerlendirdiklerini, bu B planını ceplerinde tuttuklarını gözlemledim.

Bu yıldan itibaren, Taksim’de Piramid Sanat’taki atölyem, en uzun kullandığım atölyem haline geldi, 17 yıl doldu.

Bu yıl yayınladığım ve 32. kitabım olan “Yüzyıl Virajında Türkiye”, iktidarın ve muhalefetin doğrusuyla yanlışıylaizledikleri politikayı ve siyasi icraatlarını sansürsüz bir şekilde ortaya serdi. Yarısı yazılmış ve yayınlanmayı bekleyen 15 kitabım varken, bir yandan da yeni otobiyografimin yazımınageçtim. Daha önce 1987’ye kadar yazdığım iki ciltlik uzun otobiyografimin (Harika Çocuk – Sonsuz Okyanus) üzerine, yeni bir üslup ile sıfırdan bugüne gelecek yepyeni bir kitaba başladım.

İstanbul, Ankara ve Miami fuarlarının yanı sıra Los Angeles’da sergi açtım, Berlin sergim ise 2024’e ertelendi.

8 yıldır sürdürdüğüm UNESCO resmi partneri International Association of Art’ın Dünya Başkanlığı görevimi, İstanbul’da düzenlediğimiz büyük ve kapsamlı bir genel kurul organizasyonu eşliğinde devrettim. Bu vesile ile Dünya Sanat Günü’nün tüm tarihçesini içeren kalıcı bir kitabını yayınladık.

Türkiye 100. yılını yaşarken sanatın en büyük aşığı Atatürk’e,Türk plastik sanatçılarının bir büyük sergi hediye etmeden bu seneyi kapatmalarını kabul edemedim ve “100 Yıl Perspektifinden Sanat: Türkiye’de Modern ve Çağdaşın Serüveni” sergimiz 10 Kasım’da kapılarını halka açtı. Yüzyılüzerinden 81 sanatçının eserleri ile gerçekleştirdiğimiz ve küratörlüğünü üstlendiğim bu sergi, 14 Ocak 2024’e kadarİstanbul Piramid Sanat ve Taksim Sanat’ta açık olacak.

23 yıl önce çıkan ve 11 Eylül dahil sayısız olayı ve teknolojik-sosyal gelişmeyi öngörerek şaşırtıcı bir bestseller olan romanım Kemik’in 8. baskısı da tükenmişti, yılın son günlerinde yeni bir önsöz ve kapakla onu da nihayet yeniden doğurduk. Yakında raflarda göreceksiniz.

Ve bilançodan bahsederken, aklıma tabii yine acı şekilde kaybettiğimiz yakın dostlarımız geldi: Her birimiz için herhalde bu da en ağır muhasebe kalemidir… Sevgili can kardeşim Orhan Aydın’ın depremde kaybettiğimiz bir tanecik kızı Eylem Şafak Aydın Yetiş, dostlarım Metin Uca, Haluk Akakçe, Şenol Yorozlu, Özkan Uğur, Hami Çağdaş, Erkin Koray ve değerli büyüklerim Sabih Kanadoğlu, Turan Erol,Ziya Şengül bir çırpıda hatırladıklarım… Yine o kadar çok ölüm yaşadık ki! Sayabildiklerimle ve diğerleriyle her birinin mekânı cennet olsun diyorum…

Her ne kadar “çok klasik” bir faaliyet olsa da, yeni yıl için yapabileceğimiz bazı temel önerileri hatırlatarak yazıyı kapatacağım sevgili okurlarım: Gelecekten kötü haber beklemeyin ve sigarayı kendiniz bırakın. Her gün hiçbir gerekçe olmadan en az bir eski dostunuzu arayın, sesini duyun, hatır sorun (Buna öncelikle şimdi başlayın, hadi!)Ailenizle daha çok zaman geçirin. Sporu sadece izlemeyin,yapın! En azından uzun yürüyüşlere çıkın… Her yıl ömrünüzde gitmediniz bir yere gidin, keşfedin. Malidurumunuz müsait değilse bulunduğunuz şehrin gitmediğiniz bir bölgesine gidin ya da yakın çevrede bir gölün/ormanın yolunu tutun… Kitap okuyun, kitaba vakit ayıramıyorsanız, kendinize ceza olarak gidip yeni kitaplar satın alın. Evinizde birikmiş kağıt-kürek dağlarını eritin. (Sizin evde yok mu? Bende çok çok var; o zaman gelin bana yardım edin,benimkileri eritelim!)

Ömrünüzde hiç görmediğiniz bir aktiviteye katılın: İster bir pul açık arttırması, ister bir dans yarışması, ister amatör boks çalışmaları, ister barınak ziyaretleri…

Ve bol bol sevdiğiniz müzikleri dinleyin…

Hepsinden önemlisi, yaşamdaki her nefesin çok değerli olduğunun ve kendi değerinizin farkına vararak yaşayın sevgili okurlarım. Galiba en önemlisi de bu! Sağlıcakla kalın…

Devamını Oku

İSRAİL AB’YE VE DİASPORASINA GÜVENİYOR, YA AKŞENER?

İSRAİL AB’YE VE DİASPORASINA GÜVENİYOR, YA AKŞENER?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

Bedri Baykam​

 

Siyaset sürekli bir çıkar ve yükseliş arayışında, kimi zaman kısa vadede poker, bazen uzun vadede satranç hamleleriyleilerleyen, nev-i şahsına münhasır bir güç savaşıdır.

Başlıkta gündeme getirdiğim konuların ilki, dünyanın gördüğü ağır bir savaş dramı, diğeri ise çok daha sade bir alanda,Türkiye’de bir “sözde” muhalefet partisinin yerel seçimler öncesi yaşadığı rota değişimi…

Dünyada yapılan değerlendirmelerin yüzde yetmişinde, 7 Ekim günü uğradığı saldırıda İsrail mağdur taraftı ve ardındanHamas’a karşı yaptığı tepki saldırılarında “haklı” görülüyordu. Fakat günler geçtikçe işin rengi hızla değişmeye başladı. Netanyahu, ülkesindeki sıkışmışlığından bu vesileyle kurtulmak istercesine, Gazze’ye yönelttiği saldırıların dozunu arttırdıkça arttırdı. Önce bazı sivil hedeflere ve hastanelere yönelik saldırılar, yanlış iddia veya sehven vurulmuş hedeflerolarak görüldü. Fakat demeçler verildikçe, günler geçtikçe, sivil hedefler her gün vurulmaya devam edince, dünya akıl almaz bir 21. yüzyıl vahşeti ile karşı karşıya kaldığını gözlerine inanamayarak görmeye başladı. Başlangıçta işin “mağduru” İsrail, sanki özellikle uğraşarak, kendi “devlet saygınlığını” ve imajını yok etmek istercesine, artık ısrarlıolarak sivillere saldıran ve kadın-çocuk demeden onları yok eden bir terminatör olarak anılmak için elinden geleni yapıyordu!

Dünyanın her yerinde Musevi yakın arkadaşlarım var. İstanbul’da, Fransa’da, Avrupa’da, Amerika’da… Onların bir kısmı, dünya medyasında İsrail’in sivillere yönelik yaptığı saldırılara karşı gösterilen tepkileri nedense anlayamıyorlar. Bunu, İsrail’in varlığına yönelik ağır bir saldırı olarak görüyorlar. İnsanların artık savaştan ve katliamlardan bıkmış olduğunu ve hiçbir gerekçeyle bu hamleleri mazur göremeyeceklerini algılayamıyorlar. 20.000’i aşkın kadın ve çocuk öldürülmesine rağmen, Birleşmiş Milletler’in şu ya dabu metinle bir ateşkes sağlayamaması ve her gün yeni insanların ölmesi, bu kesimin pek üzerine kafa yordukları bir durum değil.

Halbuki savaşa, sivil katliamlara, yaralı çocuklara ve cesetleretamamen karşı olan insanların, illa Hamas’ı destekleyen veya İsrail’in yok olmasını isteyen insanlar olmadıkları her makul insanın açıkça görebileceği bir durum.

Bence, İsrail uzun vadede kendi çıkarlarını sabote ediyor ve uluslararası diplomatik alanda yalnızlığa doğru koşuyor. Ama ne yazık ki dünyaya yalnız tepeden ve önyargıyla bakan ve kendi düşüncelerinden başka bir şey göremeyen kimi İsrailler ve Museviler bu gerçeği kabul edeceklerine, “Binlerce çocuğun ve kadının öldürüldüğünü kim gördü? Bütün bunlar gayet rahat abartılmış palavralar da olabilir” diyerek adeta barışı değil, savaşı destekliyorlar. Sadece kadın ve çocuk da değil, cinsiyet veya yaş fark etmeksizin insanlar, hayvanlar, doğa, kültür yok oluyor. Halbuki demokratik dünyada hiç kimse İsrail’in kendisine saldıran Orta Doğu’nun malum terör örgütleri ile savaşmasını yadırgamıyor, tersine destekliyor. Ama sivillere yönelik, “resmi bir devletin” bir organize saldırısını mazur görmek bambaşka bir “uçuş” seviyesi! Savaşlara bahaneler uydurarak desteklemenin kabul edilemeyeceğini ise, Atatürkçüler çok iyi biliyorlar. “Yurtta sulh cihanda sulh”, bu yüzden evrensel ve sonsuza dek değişmeyecek bir slogan.

İsrail, Gazze’deki her canlıyı yok edene kadar bu savaşı sürdürecekmiş gibi operasyonlarına devam ederken neye güveniyor? Başta ABD’ye, ardından Birleşmiş Milletler’de onun veto hakkına, ardından Batı’ya yayılmış kendi güçlü diasporasına, gazetecilerine, televizyoncularına, iş insanlarına,bankacılarına ve yeryüzündeki tüm Musevilerin birbirini başka insanların anlayamayacağı şekilde tutuyor olmalarına güveniyor.

Ben çok sade bir insanım. Diğer sade dünya yurttaşları gibi ben de çocukların, sivillerin ve hatta askerlerin boş yereölmelerine, doğanın, canlıların, kültürün yok edilmesine anlam veremiyorum! Kahroluyorum, affedemiyorum ve yüreğim acıyor.

 

PEKİ AKŞENER NEYE GÜVENİYOR SİZCE?

Çok kısa bir şekilde ve tabii ki konunun derinliğine giremeden, Netanyahu’nun İsrail’in hangi odaklara güvenerek askeri saldırılarını sürdürdüğünü açıkladım.

Şimdi ülkemize dönelim, savaşı bir kenara bırakalım.Türkiye’de iktidar-muhalefet çekişmesinin demokratik cephesine göz atalım…

Meral Akşener, İYİ Parti’yi önümüzdeki mart ayındaki yerel seçimlerde Millet İttifakı’ndan ve özellikle CHP ile işbirliğinden tamamen çıkararak seçimlere her ilde kendi adaylarıyla gireceğini bütün Türkiye’yi şaşırtarak ısrarla söylemeye başladı.

Bu tavrın sonucunda neler yaşadık? Türk halkının içine düştüğü umutsuzluk sendromu birden gönüllerde katılaşmaya başladı. CHP’nin çiçeği burnunda Genel Başkanı Özgür Özel, bu red cevabını duymazdan gelerek nezaket içinde Meral Hanım’la diyaloğa devam etmeye gayret etti. İYİ Parti’nin içinde de birçok olgun düşünceli insan bu tavrın ne Türkiye’ye ne de İYİ Parti’ye bir şey kazandırabileceğini görerekAkşener’in düşüncelerini değiştirmeye gayret ettiler. Ancak hiçbir ilerleme kaydedilemedi. CHP ile diyaloğun ve işbirliğinin sürmesi gerektiğine inananlar ya partiden atıldılar ya istifaya zorlandılar ya da kendileri istifa ettiler. Üstelik İYİ Parti’nin milletvekilleri, kurucuları, il başkanları ve kamuoyu önünde en tanınan isimleri sırayla ayrılıyorlar. İşin ilginç tarafı, onlar ayrıldıkça Meral Hanım daha da kızgınlaşıyor, giderek anlaşılmaz bir “Yapay Demir Leydi Thatcher”adönüşüyor. Bu arada siyasi analistler İYİ Parti-CHP ortaklığının bozulması sonucunda kaç ilin Cumhur İttifakı’nın eline geçeceğinin dökümünü yapıyorlar, bunu matematik olarak kanıtlıyorlar, hem de Akşener’in kendi GİK toplantısında! Ahmet Zeki Üçok, “İş birliği olmazsa, ülke Tayyibistan olur” diyor hiç çekinmeden! Sonucu herhalde biliyorsunuz: Akşener kendisini Genel Başkan Yardımcılığından alıyor, ancak zaten Üçok partideki görevinden istifa ediyor. Partinin bir başka önemli ismi Genel Başkan Yardımcısı Ece Güner, ayrılık gerekçesini net bir mektupla kamuoyuna açıklıyor. Her oyun önemi olduğunu vurgulayarak bunun bir memleket ve Cumhuriyet meselesi olduğunu öne çıkarıyor. Duayen gazeteci Emin Çölaşan ise Akşener’in bu sözde “hür ve müstakil” duruşunun, esasında siyasi arenada ikili oynamaktan başka bir şey olmadığını, muhalefet gibi görünüp aslında muhalefetin oylarını bölerek AKP’ye hizmet edeceğini deşifre ediyor.

Bu arada iktidar yanlısı gazeteciler, heyecanla Akşener’in bu yeni duruşunu ve CHP’den kopuşunu destekliyorlar, kendisini methetmeye devam ediyorlar. Acaba Akşener, bu ani övgü dolu tavırların gerekçesini yalnız kaldığında kendi kendine soruyor mu, merak ediyorum.

DEM Partisi ise, mantık ve matematik konularını daha ciddiye aldığı için CHP ile diyalog ve iş birliği zeminini somut olarak test etmeye devam ediyor.

Meral Akşener’in kısa zaman içersinde partisinin içini tamamen boşaltacak intiharının gerekçesini herhalde merak etmeyen yok! Ya tüm mantığı tatile çıktı ya da başka odaklara farklı bir hizmeti bilinçli veya bilinçsiz taşıyor!

Ben de soruyorum, Meral Hanım’a… İsrail affedilmez saldırılarını yaparken sonsuza dek destekçisi olduğuna inandığı ABD’ye güveniyor. Siz ise muhalefeti güçsüzleştirerek, adeta CHP’ye savaş açarak Cumhur İttifakı’na yem yapma yarışına girdiniz… Peki siz kime güveniyorsunuz? Bu hizmeti taşıdığınız iktidar partisi mi geleceğiniz? Seçmenlerin bunun farkına varmayacağını ve planınızın tutacağını mı zannediyorsunuz? Siz bu tavrınızla İYİ Parti’yi yok edebilirsiniz. Ama seçimlere daha üç ay var. Türkiye Cumhuriyeti’ni yok edemeyeceksiniz. Her neye güveniyorsanız, o güvendiğiniz dağlara kar yağacak. Yalnızlaşacaksınız ve şu anda da sadece kendinizi kullandırıyorsunuz. Hani “Seçimlere tek başımıza gireceğiz” diyorsunuz ya? Evet Sayın Akşener, öyle olacak, çünkü siz yakında Partinizde tek başınıza kalacaksınız! Yanınızda aklını ve vicdanını kullanan hiç kimsekalmayacak!

Ve bunu hangi Türkiye’de yapıyorsunuz size hatırlatayım,tarikatlarla protokol yapmaya devam eden Milli Eğitim Bakanlığı’nın Türkiye’nin tüm gençlik dokusunu dinselleştirmeye çalıştığı, ağaç süsleyenlerin polis tarafından saldırıya uğradığı, kadınların giderek ezilmeye çalışıldığı, sokaktaki canlarımızın kanunlara aykırı ve usulsüz bir şekilde toplatılıp ölüme gönderildiği, enflasyonun halkın ekonomik direnme gücünü yerle bir ettiği, her gün bir büyük uçuruma yaklaşan Türkiye’de…

Ne kadar kandırmaya çalışmışsınız bu ülkenin insanlarını, ne diyim size? Umarım iş işten geçmeden yaptığınız ihanetin farkına varırsınız.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.